Hak Teâlâ yedi kat yerin altında yeşil kaya, kırmızı boğa, büyük balık ve engin denizden daha aşağıda kendi haşmetiyle yedi tabaka Cehennem yaratmıştır. 

Bu yedi tabaka, birbirinin altında ve her iki tabaka arası beşyüz yıllık mesafedir. Cehennemin yedi kapısı vardır. 

Her birinin içinde ateşten yetmişbin dağ, her dağda ateşten yetmişbin vadi, her vadinin içinde ipler, sandıklar, tokmaklar, topuzlar, zincirler, bukağılar, köpekler, yılanlar, zehirli akrepler, kaynar sular, katran ve irinler, zehir, zakküm gibi binlerce azâb vardır. 

Cehennemde kara yüzlü, mavi gözlü zebani melekler vardır. Bu meleklerin hepsi sağırdır, onlarda merhamet yaratılmamıştır, sayıları çoktur. Hak Teâlâ zebaniler Mâlik isminde büyük ve heybetli bir melek vekil etmiştir. Yedi Cehennemin hâkimi ve kapıcısı odur. 

Birinci cehennemin adı Cehennem'dir. Diğerlerine göre azâbı daha hafif ve incedir. Ümmet i Muhammedin (sallâllahü aleyhi vesellem) günahkârlarının yeri orasıdır. 

İkinci tabakanın adı Sair'dir. Hıristiyanlar orada azâb görürler. 

Üçüncü tabakanın adı Sekar'dır. Yahudiler için devamlı kalınacak azap yeridir. 

Dördüncü tabakanın adı Cahîm'dir. Dinden dönenler ve şeytanlar için orada acıklı bir azâb vardır. 

Beşinci tabakanın adı Hutame'dir. Gayyâ kuyusu oradadır. Ye'cûc ve Me'cüc ve kâfirlerin yeridir. 

Altıncı tabakanın adı Lezi dir. Put ve ateşe tapanlar ile sihir yapanlar  için hazırdır. 

Yedinci tabaka en aşağı kattır, ismi Hâviye'dir. Orada Allah'ı inkâr edenler, O'na inanmayan dinsizler, borcunu ödemeyenler, yalancı ve münâfıklar olacaktır. Bu yedinci tabakanın etkisi ve harareti, azabının şiddeti diğerlerinden çoktur. Yedi Cehennemin kendi içindeki tabakaları yedibin tabakadan çoktur.

Cehennem Dünya yerinin altındadır.Kıyamet kopup, tüm yaratılanlar ölüp yeniden dirildiğinde hesap için mahşer meydanına toplanır.Yetmişbin saf zebâniler Cehennemi yer altından Mahşer yerinin yakınına getirirler. Mahşer halkını halka gibi sararlar.  mahşer meydanında  de insanlar ellibin yıl hesabı bekleyerek bu hâlde sıkıntı içinde kalırlar. 

Kirâmen kâtibin günahı sevabı yazan melekler melekleri, Dünyada yazdıkları amel defterlerini mahşerde sahiblerine verirler. Müminlere ve itaatli olanlara sağ tarafından, kâfirlere ve fasıklara sol taraflarından verirler. Hak Teâlâ orada bütün insan ve cin topluluklarıyla vasıtasız konuşacaktır. Bir anda herkesin hesabını görüp kimine hitâb, kimine itâb eder. 

Mazlumun hakkını zâlimden sevap olarak alır ve mazlûma verir. Eğer zâlimin sevabı yoksa mazlumun günahlarını zâlime yükletir. Hesabdan sonra hayvanları toprak eder. Kâfirler hayvanlara gıbta edip keşke biz de toprak olsaydık derler. Mahşer yerinde iki direk üzerine bir büyük terazi kurulur. Her direğin uzunluğu beşyüz yıllık yoldur. Her kefesi yeryüzü kadar geniştir. Bu Mizan, terazi ile mahşer gününde sevablar ve günahlar tartılır. Sevabı ağır olanlar Cennete, günahı ağır olanlar Cehenneme giderler. Ancak Hak Teâlâ ikram ederek, günahı çok olan dilediği bir kısım kullarını affeder. Bir kısmı da Peygamberler, evliyâlar, Alimler ve şehitlerin şefâatine kavuşurlar. Fakat bunların iman ile vefat etmiş olmaları şarttır. Çünkü dünyadan imansız gidenlere Cennet, af ve şefaat olmaz, aslâ Cehennemden kurtulamazlar. imanlı olarak ölüp de günahı sevabından çok olan, afv ve şefâate de uğramayan mü'minler günahları kadar Cehennemde yanıp sonra Cennete giderler. Zerre kadar imanla ölen kişi sonunda muhakkak Cehennemden kurtulup rahata erer.

Cehennem ve Tabakaları

 Hak Teâlâ yerleri birbirinin altında yedi tabaka hâlinde yaratmıştır. Her tabakanın genişliği ve her iki tabaka arası beşyüz yıllık yol olup hava ile doludur. 

Birinci tabakanın ismi Dimkâ'dır. Yağmursuz rüzgâr gibi havası nâhoşdur. Orada Berşem ismi ile meşhur yaratıklar vardır ki, onlara hem hesap hem azâb vardır. 

İkinci tabakanın adı Celde'dir, orada Cehennem ehli için çeşitli azâblar hazırdır. Kavminin ismi Tamas'dır. Birbirini yerler. Üçüncü tabakanın ismi Arkâ'dır. Orada katır büyüklüğünde akrepler vardır. Kuyrukları mızrak gibidir. Herbirinin kuyruğunda öldürücü zehirle dolu üçyüz boğum vardır. Orada yaşayanlar cimri bir tâife dir. Bunlara Kabes derler. Onların yiyeceği toprak; içeceği çiğ tanesidir. 

Dördüncü tabakanın adı Harbâ'dır. Orada dağlar gibi ejderhalar vardır. Kuyruklan uzun hurma ağacı gibidir. Eğer birinin zehiri okyanusa karışsa, orada yaşayan bütün canlılar ölür. Orada sâkin olanlara Cülhâm derler. Gözleri ve ayakları yoktur. İki kanatları vardır, uçarlar. 

Beşinci tabakanın adı Melesel'dir. Orada yaşayanların adı Mıhtat'dır. Sayılan hesapsızdır. Birbirlerini yerler. Orada kükürtten dağ gibi taşlar vardır. O taşlar kâfirlerin boyunlarına bağlanıp Cehenneme atılır. 

Altıncı tabakanın adı Siccindir. Cehennem ehlinin amel defterleri oradadır. Orada sâkin olanlara Kutâfe derler. Kuş şeklindedirler. Fakat elleri insan eli, kulakları sığır kulağı, ayakları koyun ayağı gibidir. Onlar melekler gibi yemez, içmez ve cimâ' etmezler. Daima Hak Teâlâ'ya ibadet ederler. Bir rivâyette Cehenneme gireceklerin rûhları kıyamete kadar orada hapis olmuşlardır. 

Yedinci tabakanın adı Ucbâ'dır. Kavminin adı Cüsûm'dur. Hepsi kısa boylu, siyah zenciler gibidir. Elleri, ayaklan yırtıcı hayvan pençesi gibidir. Ye'cûc ve Me'cûc'u onlar helâk etse gerektir. Hâlen lânetli şeytan, avanesiyle birlikte orada sâkindir. Kendisi bir taht üzerinde oturur. Taraftarları etrafında saflar hâlinde durup herbiri bu yeryüzünde insanları sapıtmak için yaptıkları fitne ve fesadları ona arz ederler. Bunlardan fesad ve kötülüğü çok olanı iblis yanına alıp ona iltifat eder ve yakınlarından sayar. 

Hak Teâlâ ümmet-i Muhammedi (sallâllahü aleyhi ve sellem) onların şerrinden muhafaza buyursun. Amin! Bu yedinci tabakanın ortasında karanlıktan bir perde vardır.  


Yeraltındaki Yaratıklar

 Yecüc ve Mecüc kelimelerinin kökeni hakkında dilciler farklı görüşler ileri sürmüştür. Râgıb el-İsfahânî ile İbn Manzûr’a göre bu iki kelime Arapça’dır.
 Alimlere göre ise Arapça’ya başka dillerden geçmiştir. yecuc ,mecuckelimelerin “ateş alevlenip durulmak; su tuzlu ve acı olmak; düşmana saldırmak, hızlı koşmak” anlamlarındaki “ecc”, “ak kor haline gelmiş ateş, parlak nesne” mânasına gelen “evc” yahut “yayılmak, etrafa dağılmak” anlamındaki “ycc” ve “mcc” köklerinden türediğini, ayrıca “hızlı hareket eden, etrafa yayılan; ateş gibi yakıp yok eden kimse veya topluluk” mânalarında mecazen kullanıldığını belirtirler. 

Ye’cûc ve Me’cûc’ün Arapça’ya başka dillerden girdiğini kabul edenler söz konusu dillerin İbrânîce, Âsurîce, Ârâmîce, Yunanca veya Türkçe olabileceğini ileri sürerler.
Kur’an’da bahsedilen Ye’cûc ve Me’cûc biri geçmişte vuku bulmuş, diğeri gelecekte vuku bulacak olaylarla ilişkili olarak iki defa zikredilmiştir. 
Kehf sûresinde Ye’cûc ve Me’cûc’den zaman ve mekân belirtilmeden geçmişte yaşamış bir topluluk şeklinde söz edilmekte, onların etrafa zarar verdikleri ve Zülkarneyn’in yaptırdığı büyük sed sayesinde engellendikleri bildirilmektedir.
Enbiyâ sûresinde ise Ye’cûc ve Me’cûc’den gelecekte ortaya çıkacak bir topluluk olarak söz edilir, burada da yer ve zamana değinilmeden gerçek vaad yaklaştığında Ye’cûc ve Me’cûc’ün önünün açılacağı kaydedilir.
“Gerçek vaad”den maksat müfessirlerin büyük çoğunluğuna göre kıyametin kopmasıdır, dolayısıyla Ye’cûc ve Me’cûc kıyametin yaklaştığına işaret eden bir alâmettir veya kıyametin ilk aşamasında ortaya çıkacaktır. Âyetlerin anlamından hareketle şunları söylemek mümkündür: Ye’cûc ve Me’cûc çevreye yayılıp zarar veren, yakıp yıkan toplulukların bir tasviridir; Kur’an, geçmişte olduğu gibi gelecekte de bu niteliği taşıyan toplulukların ortaya çıkacağını haber vermektedir. Bunlar çok kalabalık bir topluluktur ve yeryüzünde fesat çıkaracaktır.
Hz. Peygamber bir gün uykudan uyandıktan sonra, “Vukuu yaklaşan felâketten dolayı vay Araplar’ın haline!” demiş ve Ye’cûc-Me’cûc’ün seddinde küçük bir deliğin açılacağını haber vermiştir.
Yine kıyamet vakti gelince Ye’cûc ve Me’cûc’ün seddi yıktıktan sonra tepelerden akın edip yeryüzüne dağılacakları, gittikleri her yeri yakıp yıkacakları, insanların korkularından kalelerine ve barınaklarına sığınacakları, yeryüzündeki bütün suları içip Taberiye gölünü kurutacakları, herkesi yok ettiklerini zannettikleri bir sırada Allah Teâlâ’nın, boyunlarına isabet edecek bir deve kurtçuğu göndererek onları helâk edeceği, sonunda insanların şehirlerden ve kalelerden çıkıp hayvanlarını serbest bırakacakları rivayet edilmiştir (, III, 77; İbn Mâce, “Fiten”, 33).

Bu yakıştırmaların, Gog ve Magog’un doğudan çıkacağı iddiasının yer aldığı Ehl-i kitap’tan veya Türkler’e düşman olan topluluklardan kaynaklandığını söylemek mümkündür.

Kur’an’da yer alan bilgiden hareketle Ye’cûc ve Me’cûc’ün yaşadıkları yerden çıkarak dünyaya yayılıp çevrelerine zarar veren, her yeri yakıp yıkan topluluklar olduğunu, tarihte geçtiği gibi gelecekte de bu niteliği taşıyan toplulukların ortaya çıkacağını söylemek isabetli görünmektedir.

Ye’cûc ve Me’cûc Hz. Nûh’un oğlu Yâfes’in soyundan gelen bir topluluktur; Tâvil, Tâyis ve Mensik diye üç kola ayrılmıştır. Birinciler uzun, ikinciler orta, üçüncüler ise kulaklarından birini döşek, diğerini yorgan yapacak kadar kısa boyludur; hiçbiri kendi soyundan bin çocuk dünyaya getirmeden ölmez. Hz. Îsâ’nın nüzûlünden önce seddin arkasından çıkıp yeryüzünde bozgunculuk yapacaklardır. Mûsâ Cârullah, Ye’cûc ve Me’cûc’ün tek bir topluluk değil farklı topluluklar olduğunu, insanların güçsüz zamanlarında ortaya çıktığını ileri sürer. Bazı rivayetlerde bunlar geniş yüzlü, kırmızı tenli, küçük gözlü, basık burunlu diye nitelendirilir. Kıldan ayakkabı giydikleri ve deri kalkanlar kullandıkları, bu giyim kuşam tarzının da doğu toplumlarına ait olduğu, dolayısıyla onların Türk soyuna mensup bulundukları söylenmiştir. Ancak güvenilir rivayetlerin hiçbirinde Ye’cûc ve Me’cûc ile Türkler arasında bir bağlantı kurulmamıştır. 


Yecuc Mecuc

 

Cennette bulunanların arzu ettiği nimetler, her durumda hemen önlerine gelir. Yüksek ağaçlardan sarkan meyvalar, bir işaretle ellerine erişir. Çeşitli meyvalarla her an lezzetlenirler. İstedikleri yiyecek ve içecekleri hemen hazır bulurlar. Bu yemekleri yapmaya, pişirmeye lüzum olmaz. Çünkü Cennette zahmet ve ateş yoktur. Cennet ağaçlarının en büyüğü, kökü Sidrede, dalları Cennet kasırlarında olan Tûbâ ağacıdır. Güneşin tepede bulunup ışıklarının bütün evlere girdiği gibi Tûbâ ağacının sayısız dalları da Cennet kasırlarına böylece girer. Meyvalanndan Cennet ehli lezzetlenir. 

Muminlere. Cennette rengârenk döşemeli kasırlar, içinde de tahtlar üzerinde anber saçlı, hilâl kaşlı, kara gözlü, güneş yüzlü, tatlı sözlü, edalı, nazlı, inci dişli, mercan dudaklı, gül yanaklı, servi boylu, güzel huylu, gülden taze ve gönül alıcı temiz hûri kızları vardır ki. Cennet ehlinin temiz hanımlarıdırlar. Her biri çeşitli renklerde ve hafif ölçülerde yetmiş kat elbise giymişlerdir: 

Her hurinin taze teni cam gibi şeffaftır. Başlarına çeşitli renklerde ışık saçan taçlar koyup türlü mücevherlerle işlenmiş tahtlar üzerine yaslanıp müminleri beklerler. Karşılarında binlerce çocuk ve gılman saf saf olup onlara hizmet için ayakta dururlar. Cennete giren mü'minler ebedî olarak orada kalır, hiç çıkmazlar. Selâm ile tatlı konuşurlar ve boş sözlerle aslâ gönül yıkmazlar. 

Cennet ehli için ölüm ve ihtiyarlık yoktur. Elbiseleri eskimez. Gönülleri zengin, gözleri tokdur. Yiyip içerler fakat tuvalete gitmezler. Yedikleri güzel bir ter olup gülsuyu gibi bedenlerinden çıkar. Cennetteki hûriler ve kadınlar adet görmezler, kötü huylardan uzak ve temizdirler. Cennet ehli her zaman emniyette, tedbir ve tedarikten geçmiş, endişe ve üzüntüden uzak, hastalıklardan selâmette sıhhat ve afiyette devamlı, sürür ve saadette ebedi kalırlar.

 

Allah'ın hususî olarak müminler için tâyin ettiği melekler her bir hafta kadar zamanda bir kere mücevher eğerlerle süslü buraklar getirip Hak Teâlânın selâm ve dâvetini tebliğ ve tebşir ederler. Müminler de buraklara binip Adn Cennetine çıkarlar. Hakk Teâlâ'nın misafirhanesine varıp ikram ve izzetlerini görürler. Çeşitli nimetlerini yiyip selâm ve kelâmını işiterek kemâlde olan cemâlini baş gözü ile görürler. O'nu görme lezzetinden mest olup. Cennet nimetlerini unuturlar. Sonra Hakk Teâlâ'nm bilgisi dahilinde yine kendi makamlarına dönerler. 

Bütün Cennetlerin bekçisi ve hâkimi bir mahbûb ve büyük melekdir ki, insan şeklindedir, ismi Rıdvan'dır. Cennette gece gündüz olmaz. Bir an ışıksız kalınmaz. Çünkü Cennetlerin çatısı, Arş-ı Rahmandır. Her zaman Arşın nûru orada parlar durur.

Huri ve Gilmanlar

 

Allahü Teâlâ Arş ve Kürsi altında yedi kat göklerin üstünde Arşın nüru ile birbirinden yüksek sekiz Cennet yaratmıştır. En yükseği Allahü Teâlâ'nın görüleceği Adn Cennetidir.

 

Birinci Cennet beyaz inciden Darül Celaldir. İkinci Cennet kırmızı yakuttan Darüsselamdır.Üçüncü Cennet yeşil zebercedden Cennetül Mevadır.Dördüncü Cennet sarı mercandan Cennetül Huld dur.Beşinci Cennet beyaz gümüşden Cennetül Naimdir. Altıncı Cennet kırmızı altından Cennetül Firdevsdir.Yedinci Cennet sarı miskten Cennetül Karar dır. Sekizinci Cennet el değmemiş inciden Cennetül Adn dır.

 

Adn Cenneti, etrafı surla çevrili bir şehrin ortasında olan bir dağın üzerindeki iç kale gibi, bütün Cennetlerin dahilinde ve ortasında olduğu için hepsinden yüksek ve şereflidir. Cennetlerdeki nehirlerin çoğunun kaynağı burasıdır. Sözünün eri olanların ve Kurânı Kerimi ezberleyen hâfızların makamı ve Allahü Teâlâ'nın zâtının tecelli ettiği yerdir.

 

Her Cennetin, uzunluğu ve genişliği yüz yıllık yol olan birer kapısı vardır. Her kapı iki kanatlıdır. Kanatlar yekpâre sarı altından yapılmış, üzerine çeşitli renklerdeki cevherlerle işlenmiş, binlerce nakışlarla süslenmiştir. Birinci Cennetin kapısı üzerinde «La ilahe illallah Muhammedün Resûlullah» yazılıdır. Diğer kapınınn üzerinde, «Lâ ilahe illallah diyene azab etmem» ibâresi vardır. Cennetlerin toprağı misk, taşı cevher, bitkisi renk renk çiçekler ve kırmızı zaferândır. Binalann bir kerpici altın, bir kerpici gümüş ve çamuru anberdir. Kasırlar el değmemiş inciden, köşkleri sarı yakuttur. Kapıları mücevherden olan her kasrın önünden dört nehir akar. Biri âbı hayat (hayat suyu), biri hâlis süt, biri tertemiz içecek, biri de saf bal'dır. Nehirlerin etrafı meyvalı ağaçlarla dopdolu ve süslüdür. Cennetlerdeki ağaçlarının dalları kurumaz, yaprakları dökülüp çürümez, meyvaları tükenmez, daima yenmek için hazırdır.

 

Birbirinin içinde gittikçe yükselen sekiz Cennette daha birçok nehirler vardır. Biri Rahmet nehridir. Bütün cennetleri dolaşır. Suyu hepsinden saf, baldan tatlı, kardan beyaz, kumu inciden güzeldir. 

Cennet nehirlerinden biri de Kevser ırmağıdır. Hakk Teâlâ bu nehri Habîb-i Ekrem (sallâllahü aleyhi ve sellem) hazretlerine vermiştir. Nitekim Kevser sûresi birinci âyet-i. kerimesinde ona hitab ederek: «Biz sana Kevser'i bağışladık», buyurmuştur. Kevser ırmağının genişliği üçyüz fersahdır. Kaynağı Arşın altında olup, Sidreden geçerek Firdevs Cennetine dökülür. Yaydan atılan ok gibi akarak süratle Firdevs-i Alâyı ve altındaki cennetleri dolaşır. Rengi sütten beyaz, tadı şekerden tatlı, anberden daha güzel kokuludur. Ondan bir kere içen bir daha susamaz, hiçbir illet ve hastalık görmez, tadı damağından hiç gitmez. Birinci Cennetin kapısı yanında Kevser nehrinin kenarında renkli cevherlerden yapılmış, yıldızların sayısından daha çok kâseler vardır. 

Haşir yeniden diriliş günü bütün ümmetlerin toplanmasından ve Cehennem üzerindeki Sırât'm geçilmesinden sonra Habîb-i Ekrem (sallâllahü aleyhi ve sellem) Cennete girmeden önce ümmeti ile Kevser ırmağından içeceklerdir. Kevser nehrinin dört bir yanında taze incilerden ve kırmızı yakuttan iç içe sıralanmış yüksek ağaçlar vardır. Bu ağaçların dalları çeşitli seslerle nağmeler çıkarırlar. Dalların üzerinde cins cins kuşlar, çeşitli lisanlarla tesbih ederler. 

Cennet nehirlerinin diğerleri Kâfûr nehri, Tesnîm nehri, Selsebil nehri ve Rahik-i mahtûm (mühürlü duru ve temiz içecek) nehridir. Cennetler içinde bu nehirlerden başka akan binlerce nehirler ve etraflarında yüzbinlerce yüksek ağaçlar ve güzel meyvalar vardır. 

Cennetteki mü'minler için sündüs ve istebrak  gibi kumaşlardan yapılmış binlerce kıymetli elbiseler, milyonlarca lezzetli yiyecek ve temiz içecekler vardır ki, sayısını ancak Hak Teâlâ bilir. Cennetlerin genişliği, yâni Cennetlerin sekiz surundan ikisinin arası yer ve göğün uzunluğu kadardır. Cennetin boyunu ise ancak Allahü Teâlâ bilir. Cennetlerin dereceleri, Kur'ân-ı Kerim'in âyetlerinin sayısı olan altıbin altıyüz altmışaltı derecedir. Her iki derece arası da beşyüz yıllık yoldur. Cennet ehli, ezberlediği âyet-i kerime sayısınca dereceye kavuşur. Böylece Kur'ân-ı Kerim'i ezberleyen hâfızlar Cennet derecelerinin en yükseğine, yâni Adn Cennetinin ortasına kavuşurlar.

  Hadisi Kutside Allah C.C Peygamberimize şöyle buyurmuştur. «Ey Âdemoğlu! Sen dünyaya ne kadar rağbet ve iltifat ediyorsun. O fânidir, nimetleri geçicidir, hayatı sınırlıdır. Gerçekten Bana itaat eden kullarım için sekiz Cennet hazırladım. Kapıları da sekiz tanedir. 

Her bir Cennette za'ferândan yetmişbin bahçe vardır. Her bir bahçede inci ve mercandan yetmişbin belde vardır. Her belde içinde kırmızı yakuttan yetmişbin köşk vardır. Her köşkte zebercedden yetmişbin daire vardır. Her dairede sarı altından yetmişbin oda vardır. Her odanın içinde ipekli kumaştan yetmişbin taht döşenmiştir. Her taht üzerinde bir huri kızı ve her hurinin önünde sarı altından bir sini vardır. 

Her sinide renkli cevherlerden yetmişbin tabak, her tabakta ayrı bir yemek vardır. Her köşkün altından dört nehir akar. Biri su, biri süt, biri içecek, biri baldır. Her bir nehrin kenarında yetmişbin ağaç, her ağacın yetmişbin çeşit meyvası ve yetmişbin renk yaprağı vardır. 

Her ağaç üzerinde rengârenk yetmişbin cins kuş vardır. Her kuş Bana yetmişbin çeşit ses ile tesbih eder. Ben itaatli kullanma bunlardan başka her bir saatte gözlerin görmediği, kulakların işitmediği, kimsenin gönlüne gelmeyen yetmişbin hediye bağışlarım. Cennetimde bulunanlann elbiseleri yetmiş kat hülledir. Çok ince ve nazik olan bu elbiseler birbirlerine engel olmayıp altındaki elbiselerin renkleri ile karışıp görünürler. Cennetime girenler bir daha çıkmazlar, ölmezler, ihtiyarlamaz, üzülmez, korkmaz, ağlamaz, hastalanmazlar. Namaz kılmazlar, oruç tutmazlar, nifas görmezler. Helaya gitmez, ancak gülsuyu gibi ter dökerler. Benim rızâm ve Cennetimi isteyen, dünyada aza kanaat edip, dünyanın fâni, geçici olan lezzetlerini terk etsin. Habîbime uyarak, onu sevip yolundan gitsin».

Cennetlerin isimleri ve yapilari

 

Allahü Teâlâ Sidretü'l - Müntehâda görevlendirdiği meleği çok büyük ve akıl almaz şekilde yaratmıştır. Bu meleğin yetmiş yüzü, her yüzünde yetmiş ağzı ve her ağzında yetmiş dili vardır. Her dili başka lisanla Hakk Teâlâ'yı devamlı tesbih eder. Hakk Teâlâ Sidrede dört bin saf melek yaratmıştır. Her safın meleklerinin sayısı onbine varmıştır. 

Birinci safta olan melekler daima secdeye vanp «Sübhâ- nallah», derler. 

İkinci saftaki melekler devamlı oturup, «Elhamdülillah», derler.

 Üçüncü saftaki melekler devamlı rükûa vanp, «Lâ ilahe illallah», derler. Dördüncü saftaki melekler devamlı ayakta durup, «Allahü ekber», derler. 

Allahü Teâlâ Sidrede yeşil zümrüdden minâre şeklinde bir büyük direk yaratmıştır. Sidreden yüksekliği yetmişbin fersahdır. Direğin başında beyaz inciden bir büyük kubbe ve bu kubbe üzerinde tavus kuşu şeklinde üstünde çeşitli cevherlerin renklerinin bulunduğu bir âcib melek yaratmıştır. Bu meleğin binbeşyüz kanadı ve her bir kanadında yüzbin teleği vardır. Her telek üzerinde yeşil yazıyla yazılmış üç satır vardır. Birinci satırda, «Bismillâhirrahmanirrahim», ikinci satırda, «Lâ ilâhe illâllah, Muhammedün Resülullah», üçüncü satırda Kasas sûresinin 88. âyeti kerimesi olan «Allahü Teâlâ'nın zâtmdan başka her şey yok olucudur», yazılıdır.

 Bu meleğe Arş horozu derler. Kanatlarını açtıkça teleklerinden Cennet ehlinin üzerine Hakk Teâlâ'nın izni ile nisan yağmuru gibi rahmet iner. Beş vakit namazın vakitleri olduğunda o Arş horozu kanatlarını birbirine vurup feryad ile bağırınca kanatlarının her bir tüyünden başka bir ses meydana gelip Cennet ağaçlarının dallarını sabah rüzgârı gibi harekete getirir. Onun ötmesinden Cennette olan huri ve gılman mesrur olup yüksek çardaklardan başlarını çıkarıp ümmet-i Muhammedin (sallâllahü aleyhi ve sellem) namaz vaktinin geldiğini birbirlerine müjdelerler ve «Şimdi hepsi ibadetle meşguldür», derler. Hakk Teâlâ Arş horozuna feryad etmesinin sebebini sorduğunda, melek, «Mümin kulların Sana ibadet etmeye başladıklarında onlar için Senden rahmet isterim», der. Hakk Teâlâ, «Ey kuş! Dünyada beş vakit namazı edâ eden kullarıma rahmet edip, Cehennemden âzad ederek Naim Cennetinin nimetleri ile onları hisselendirir, gönüllerini hoş ederim», buyurur. Bunun üzerine Arş horozu çok sevinir. (Kâinatı kudreti ile yaratan, varlıkları hikmeti ile icad eden, ilmi her şeyi ihâta eden Allahü Teâlâ her ayıb ve kusûrdan beridir).

Sidretul muntehadaki melekler

Hakk Teâlâ insanların babası olan Hazret-i Adem aleyhisselâmı yaratmak murad ettiğinde, Azrâil aleyhisselâmı gönderip yeryüzünde yedi iklime ait yerlerden çeşitli topraklar aldırmıştır. Sonra Cebrâil aleyhisselâmı gönderip o kuru toprağı kırk gün yoğurtmuştur. Hakk Teâlâ o hamura, en güzel yaratılış üzere Nu'man vadisinin içinde şekil vermiştir. Kendi ruhundan onun başucuna doğru üflemiştir. Böylece onu meleklerin secdegâhı eylemiş ve kendi neslinden gelecekler için bir peygamber eylemiştir. 

Bütün melekler ona secde ettiğinde İblis, «hayır», diyerek secde etmediği için lânetlenmiş ve kovulmuştur. Sonra da Allah'tan kıyamete kadar mühlet almıştır. O zamana kadar sayısız zürriyeti ile insanoğluna saldırmaya fırsat bulmuştur. Bunlar, insanların bedenlerine her yerden girer, damarlardaki kan gibi dolaşıp onları yoldan çıkarmaya çalışırlar. Fakat zorla insanları âsi ve kâfir yapamazlar. Ancak ibadetleri zor ve acı, yasaklan kolay ve tatlı göstererek vesvese verirler. 

Hakk Teâlâ hepimizi onların şerrinden muhafaza buyursun. Amin. Hakk Teâlâ Adem aleyhisselâmı yeryüzünde yarattıktan kırk yıl sonra, göklere kaldırıp Firdevs Cennetine sokmuş ve hülleler (elbiseler) giydirip çok nimetler ihsan etmiştir. Âdem aleyhisselâma her nimeti verdikçe; «Bu nimetlerle yetinir misin?», diye hitap etmiş, o da; «Yeterli değildir ya Rabbi», diye cevap vermiştir. Bu durum bir müddet böyle devam etmiştir. Ne zaman ki, Hakk Teâlâ Âdem aleyhisselâma bir uyku verip, sol kaburga kemiğinden Haz­ret-i Havvâ Anamızı yaratmıştır. 

Adem aleyhisselâm gözünü açtığında yanında kendi gibi bir güzel insan oturuyor görmüştür. Onunla sohbet edip aralarında vuslat yakınlaşması olduğunda Hakk Teâlâ yine hitap edip, «Ya Adem! Bu nimetimle nicesin?», buyurduğunda, «Ya Rabbi! Hesapsız nimet denizine daldım. Bu nimetini hepsinden büyük buldum. 
Bununla kanaat ettim. Havvâ ile sükûnet bulup, ülfetiyle ünsiyyet kılıp, ondan murad aldım. Başka ikrama hacet kalmayıp, bu ihsanının şükür ve sürürü ile doldum», diye cevap vermiştir. Sonra Hakk Teâlâ, «Ya Adem! Havvâ ile Cennetimde oturun. Her nimetimden lezzet alın. Ancak buğday ağacına yanaşmayın, ondan yiyerek Bana âsi olmayın», buyurmuştur. Bu minvâl üzere Hazret-i Adem Havvâ Anamızla bin yıl kadar Cennette safa sürmüşlerdir. Sonra Adem aleyhisselâm Havvâ Anamızın sözüne uyarak buğday ağacından alıp ikisi birden yediklerinde Hakk Teâlâ onlan (Cennet elbiselerinden) uryân olarak Cennetten Dünyaya indirmiştir. 

Adem aleyhisselâm Hindistanda bir yüksek dağ üzerine inmiştir. îkiyüz yıl o dağda ağlayıp tevbe ettikten sonra tevbesi kabul olmuştur. Havvâ Anamız da Âdem atamızı talep edip ikiyüz yü- lık hasreti ile Arafat dağı üzerinde buluşmaları müyesser olmuştur. Sonra Şam'a gelip orada beşyüz yıl kaldılar. Hâbil ve Kâbil orada dünyaya gelip yine Hindistan'a gitmişlerdir. Ömürlerinin süresi ikibin sene idi. Adem aleyhisselâm Serendib adasında, ondan kırk sene sonra da Havva Anamız Cidde'de vefat etmişlerdir. Sonra zürriyetleri yeryüzünü meskûn ve ma'mûr etmişlerdir. Âdem aleyhisselâmın neslinden binlerce kimse nebi olmak şerefine kavuşmuşlardır. Hazret-i Âdem aleyhisselâmdan altıbin sene geçtikten sonra Mekke-i Mükerreme'de İsmail aleyhisselâm evlâdından, Kureyş kabilesinden Haşimoğullarından Abdullah'ın sulbünden Muhammed Mustafa (sallâllahü aleyhi ve sellem) hazretleri dünyaya gelmiştir.

Hz Ademin Yaradılışı


Hak Teâlâ Arşda Harkâil isminde, bütün eşyanın, mahlukların sırlarını bilen bir melek yaratmıştır. Bu melek Arşm büyüklüğünü merak edip Hakk Teâlâ'dan izin isteyerek Arşı tavâf etmeye çıkmıştır. Sekizbin kanadı ile üçbin sene uçmuştur. Uçmaktan âciz kalınca. Hak Teâlâ ona kuvvet verip tekrar uçma­sını emretmiştir. Üçbin sene daha Arşın etrafında uçarak yoruldu­ğunda Hak Teâlâ yine kuvvet verip uçmaya devam etmesini emret­miştir. Tekrar üçbin sene daha uçup yine âciz kaldığında dokuzbin senede Arşın ancak bir direğinden diğer direğine gittiğini anlamış­tır. Melek bu hayret içinde iken Hak Teâlâ'dan, «Ya Harkâil! Kı­yamete kadar uçsan, yine Arşımı tamamen tavâf edemezsin», diye bir nida gelmiştir. Arşı Azamın etrafında sekiz nehrin ötesinde, Arşın nurunun şiddetinden yanmamaları için oradaki meleklere bir engel olmak üzere, bin adet aydınlıktan ve bin adet de karanlıktan perdeler ya­ratılmıştır.

 Bu perdelerin ötesinde yetmişbin saf melâike yaratıl­mıştır. Arş katında olan Rahman'ı devamlı olarak tesbih ederler ve Arşın etrafında tavâf için dönerler. Günde iki kere Arşın Taşıyıcıları selâm verme sırası gelen bu meleklere Melâike-i Sâffûn ve Hâffun derler. 

Bunların ötesinde yetmişbin saf melek daha yaratılmış­tır. Bunlar devamlı olarak ayakta durup: «Sübhânallahi vel hamdü lillâhi ve lâ ilahe illallahü vallahü ekber ve lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhil aliyyi'l-azim», derler. Bütün bu saf saf olan meleklerin ötesinde bir büyük yılan var­dır. Arş-ı A'zamı, başı kuyruğunun üzerine gelmek üzere çevrele­miştir. 

Allahü Teâlâ melekleri çeşitli tarzlarda nurlardan yaratmıştır. Arşı Envere yakın olan meleklerin nurları daha kuvvetli ve par­laktır. Arşdaki meleklerin nurlarına Sidredeki O melekler taham­mül edemezler. Sidredeki meleklerin nurlarına da göklerde ve yer­de olan melekler dayanamazlar ve yanarlar. Bütün melekler Allahü Teâlâ'nm emirlerini yapmakla meşgul olurlar, insan gibi günah işlemezler. Gıdaları Allah'ı zikir olup yemek, içmek, uyumak, cinsî münasebette bulunmak gibi özellikleri yoktur. Çoğunluğu insan şeklindedirler. Uçan kuşlara benzeyip şeffaf bir şekilde oldukları için de çeşitli şekiller alırlar. Hak Teâlâ'nın emri ile her biri bir hizmete yıldırım gibi giderler. Her biri bir ayrı işde olup Arş etrafında tesbih ve tavaf ederler. Kürsîde, Sidrede, Cennette, Cehennemde, gökte, yerde bulunan sayısız meleklerin ki­mi kıyamda, kimi rükûda, kimi secdede, kimi oturarak devamlı ola­rak Allah'ı tesbih ederler. İnsanların hizmetinde olanlan gece gün­düz onları korur ve amellerini yazarlar. Bunlara Kirâmen Kâtibin ve Hafaza melekleri denir. Meleklerin de kendilerinden peygamber­leri vardır. dört büyük melek vardır bu melekler şunlardır.

1-Bu peygamberlerden biri İsrâfil aleyhisselâmdır ki, Süra üfürecek ve kıyametin koptuğunu haber verecektir. Yeniden Diriliş ve hesap gününün başladığını yine Sura üfürerek haber verecektir.

 2)- Birisi Cebrail aleyhisselâmdır ki, altı yüz kanadı vardır. Herbirinin yüz teleği vardır ki, her teleğin uzunluğu maşrık ile mağrib arası kadardır. Bütün kanatlan renkli nûrlardan olmakla beraber büyük cüssesi kardan beyazdır; ayakları yerin altına kadar uzanır. Kanadının bir tüyüyle dağları devirip ufalayacak kadar kuv­vetlidir. Hakk Teâlâ'dan yeryüzünde olan peygamberlere selâm ve vahiy getirmekle görevlidir. Şekil ve büyüklükte İsrafil aleyhisselâm gibidir. 

3)- Mikâil aleyhisselâmdır ki, kanatlarının sayısını ancak Hak Teâlâ bilir. Denizlerdeki melekler ona bağlıdır. Gökler ve yer meleklerle doludur. Her birinin yağmuru indirmek gibi nice vazifeleri vardır. Her yağmur damlasını bir melek indirir ve kıya­mete kadar ona bir daha nöbet gelmez. Yağmur yağdırma işi Mikâil aleyhisselâma bırakıldığından, her yere yağan yağmur, Mikâil aleyhisselâm rey ve tedbirindedir.Cebrâil aleyhisselâm şekil ve büyüklüğündedir. 

4)-Meleklerin peygamberlerinden birisi de Azrail aley­hisselâmdır ki, can almakla görevlidir. Bütün ruhları kabz eden odur. Bütün yervüzü onun huzurunda bir sofra gibidir. Yüzbinlerce rahmet ve gazab melekleri onun emrindedir. Şekil ve büyüklükte,kanatlarının çokluğunda Mikâil aleyhisselâm gibidir. İsrafil, Cebrail, Mikâil ve Azrail aleyhimüsselâmın dördü bütün meleklerin reisleri ve peygamberleridir. Göklerde ve yerde olan meleklerin hepsi bu büyük meleklerin emrine boyun eğerler ve onlara itaat ederler.

Dört Büyük Melek

 Tefsir ve Hadis Alimleria şöyle demişlerdir: Allahü Teâlâ Cennetlerin altında güneşin ışığından yetmişbin per­de yaratmıştır. Bunların altında Ay'ın ışığından yetmişbin perde ortaya koymuştur. Bunların da altında karanlıktan yetmişbin perde yaratmıştır. 

Yukarıdaki perdeler meleklerin çeşitlerinden ibarettir. Onların altında taşkın su denizi, onun altında yayılmış ince deri denizi, onun altında sıra ile taksim edilmiş rızıklar denizi, nimetler denizi, cevherler denizi, hayat denizi vardır. Yukandaki bahirler (denizler) Hak Teâlâ'nın hazinelerinden kinâyedir.

Bu bahirlerin altında yedinci kat gök vardır. Renkli nurdan ve­ya bir rivayette kırmızı yakuttandır. İsmi Aribâ'dır. Meleklerle do­ludur. Bu muhterem melekler erkek insan şeklindedir. Tesbihleri devamlı «Sübhânallahi ve bihamdihi adede halkıhi ve zinete Arşihi ve mıdâdi kelimatihi», demektir.

Onlar Allahü Teâlâ'dan başka kimseyi bilmezler. Birbirlerine dahi bakmazlar. Allahü Teâlâ'nın korkusundan ayakta durup kıya­mete kadar ağlarlar. Bunlara Melâike-i mukarrebin ve rûhâniyyin derler. Reislerinin ismi yedinci kat göğün koruyucusu olan Hâkyâil'dir.

Yedinci kat göğün altında altıncı kat gök vardır ki, el değme­miş incidendir. İsmi Rak'â'dır. Bu katdaki melekler gılman şeklin­de, yüzleri gülden tazedir. Hepsi Hakk Teâlâ'nm korkusundan rü- kû'dadır. Tesbihleri «Sübhâne Rabbi külli şey'in» dir. Reisleri­nin adı KemhâiTdir ki, altıncı kat göğün koruyucusudur.

Onun altında beşinci kat gök vardır. Kırmızı altındandır, ismi Dineka'dır. Melekleri hûri şeklinde olup hepsi Allahü Teâlâ'nm kor­kusundan oturup hudû' üzeredirler. Tesbihleri: «Sübhâne'l-halıkı'n- nûri ve bihamdihi» dir. Reislerinin ismi Semhâil'dir ki, beşinci kat göğün koruyucusudur.

Onun altında beyaz gümüşten dördüncü kat gök vardır. îsmi Erkalûn'dur. Melekleri at şeklindedir. Tesbihleri: «Sübhânel meliki'l- Kuddûs, Rabbüna ve Rabbü'l-melâiketi verrûh» dur. Reislerinin ismi Kakâil'dir ki, dördüncü kat göğün koruyucusudur.

Dördüncü katın altında üçüncü kat gök vardır. Sarı yakuttan­dır. İsmi Mâ'ün'dur. Melekleri kartal şeklindedir. Tesbihleri: «Süb hâne'lmelikil hayyıllezi lâ yemût» dur. Reislerinin ismi Safdâil'dir. Üçüncü kat göğün koruyucusudur.

Üçüncü kat göğün altında kırmızı yakuttan ikinci kat gök var­dır. Adı Kaydûm'dur. Melekleri deve görünüşündedir. Tesbihleri: «Sübhâne zil izzeti vel-ceberût» dur. Reislerinin ismi Mihâil'dir. İkinci kat göğün koruyucusudur.

Onun altında yeşil zebercedden birinci kat gök vardır. İsmi Berki'a'dır. Melekleri sığır sûretindedir. Tesbihleri: «Sübhâne zil mülki ve'l-melekût» dur. Bu dünya semasındaki meleklerin rei­si ve koruyucusu İsmail'dir. Bu büyük ve güzel melek Mikâil'in ve­kilidir. Yağmuru her yere taksim eden odur. Yağmur damlaları onun hesabı ile iner. Bulutlar onun sevk ettiği bölgeye gider.

Gökteki Melekler

Hz Peygamber düzenli yaşamaya özen  gösterir, Müslümanlara da her hususta düzenli olmalarım ısrarla tavsiye ederdi. Bir gün Peygamber Efendimizin huzuruna saçı-sakalı birbirine karışmış bir adam geldi. Peygamberimiz o kişiye saçını sakalını düzeltip gelmesini işaret etti, o da düzeltip geldi. Bunun üzerine Peygamberimiz şöyle buyurdu '-Birinizin, şeytan gibi saçı başı dağınık olmasından böylesi daha iyi değil mi?"

Yine bir gün sevgili Peygamberimiz, üzerinde kirli elbiseler bulunan birini göstererek; Şu kişi, acaba elbisesini yıkayacak bir şey bulamıyor mu?" buyurdu.

Resul-i Ekrem (S.A.V.); beden, elbise, yiyecek, giyecek, ev ve sokak temizliğine fevkalâde önem verirdi. Bununla beraber kalp ve ruh temizliğinin ehemmiyetini de ısrarla belirtirdi. 

Bunun içindir ki; "Müslüman, elinden ve dilinden Müslümanların zarar görmediği kişidir" buyurmuştur. 

Peygamberimiz bu hâdisiyle toplum içinde, Müslümanlara; "itibarlı ve güvenilir" olmaları gerektiğini işaret ediyordu. 

Bu sebeple Peygamberimiz: "Söz söylerken yalancılık edeni, söz verdiği zaman sözünde durmayanı, kendisine bir şey emanet edilince hıyanet edeni" ikiyüzlülükle nitelemiştir.

Çünkü bu eksiklik ve yanlışlıklan yapan Müslümanlar, güvenilir insan olmaktan uzaklaşırlar. Peygamberimiz, kalp hakkında da şöyle buyurmuştur: "Dikkatli ve uyanık olunuz! Bedenin içinde bir lokmacık et parçası vardır ki, iyi olursa bütün beden iyi olur, bozuk olursa bütün beden bozuk olur. İşte o et parçası kalptir?'


Kalp, mânevî açıdan bakıldığında bir semboldür, iyi değerlerle beslendiğinde sahibine yol gösterir, estetik duygusu da böyle bir kalbe sahip olmakla başlar. Kalp fesada uğramış ise o kişide iyilik duygularının ve estetik anlayışının gelişip serpilmesini beklemek hayal olur. Ruhun beslenmesi de ihsan metoduyla mümkündür. Yani Müslüman, ahlâkî şuurun gelişmesini sağlayacak ve davranışlarını en güzel, en ölçülü şekilde ayarlamaya özen gösterecek, bunun için de her an Cenâb-ı Hak tarafından görülüp gözetildiğinin, ilâhi bir denetim altında bulunduğunun farkında olacak. Bu ince noktayı akıldan ırak tutmayan kişi, yanlış işten, eksik ve hatalı davranıştan kaçınacak; dolayısıyla güzelliği, doğruluğu, iyiliği, estetiği yakalayabilecektir. Cenâb-ı Hak bize; "Ey Rabbimiz! Bize dünyada da iyi hal ver, ahirette de" diye dua yapmamızı emreder. Bundan anlıyoruz ki Müslüman, hem ahireti bem de dünyayı düşünecektir. Ama onun dünyası düzensiz, karışık, dağınık bir dünya olamaz. "Allah güzeldir, güzelliği her şeyde ihsanı (güzelliği ve zerafeti) emretti!" buyurmuştur.

"Bir insan herhangi bir iş yaptığında, Allah o işin en iyi şekilde yapılmasını sever" buyuran sevgili Peygamberimiz, bir kabrin bile iyi kazılmasını ve cenaze toprağa verildikten sonra iyi örtülmesini ister. O bir gun, bir cenaze merasimine (muhtemelen oğlu İbrahim'in cenazesine) gitti. Mevtayı toprağa verdiler, üstünü örttüler, fakat kabirde bir kazılış hatası vardı, bir taraf eğri görünüyordu Peygamberimiz bunun hemen düzeltilmesini emretti. Orada bulunanlar "Bu ölüyü rahatsız mı eder? dediler. Peygamberimiz onlara şu cevabı verdi: "Hayır; gerçekte böyle şeyler ölüyü ne sıkar, nede rahatlık verir, fakat bu. sağ olanların gözüne güzel görünmesi içindir

Peygamberimizin Temizlik Anlayışı



Hz Peygamber rengi görünmeyen ve başkalarını rahatsız edecek derecede ağır olmayan güzel kokular, ikram edilince severek kullanır, reyhan çiçeği gibi güzel kokulu çiçekler ikram edilince de geri çevirmezdi. Koku kullanması konusunda sahâbe nin rivayetleri vardır Yine ashâb-ı kiramın nakline göre. Hz. Peygamberin mübarek bedeni ve teri Yunus Emre'nin "Gül Muhammed teridir" mısrasındaki kastettiği mânâya uygun bir şekilde güzel kokardı.



Hz, Âİşe'nin bildirdiğine göre, Hz. Peygamber, yavaş yavaş konuşur, her sözün arasını ayırdederdi, hattâ dinleyen onu ezberleyebilirdi. Çok iyi anlaşılması gereken sözleri üçer defa tekrarlardı. Böylece, dinleyenler arasında konuyu anlamayan kalmazdı.



Peygamberimiz, konuşurken muhatabının akıl ve anlayış seviyesini gözetirdi. Hz. Âişe diyor ki: "Resülüllah (SA.V.), sözü, uzatmaz. O, sözü ayıra ayıra söylerdi dinleyenlerin gönüllerine sinerdi.



Cabir Semure den rivayete göre Hz Peygamber, rahatsız edici ölçüye varan bir aşırılıkta gülmezdi Onun gülmesi tebessümdü. Hind b. Ebi Hale nin verdiği bilgiye göre, Peygamberimiz tebessüm edince dişleri inci tanesi gibi görünürdü. Abdullah h.Haris hazretleri de Peygamberimizin sevimliliği güleryüzlülüğünü şöyle anlatır "Resulullahdan daha çok tebessüm eden kimse görmedim"



Peygamberimiz Sağ tarafına Sağ yanı üzerine yatardı ve Şu duayı okurdu " Ya Rabbi Beni ,  Kullarını tekrar dirilteceğin günde azabından koru"







Yatarken şu dualardan birini yaptığı  söylenir: "Allahım! Senin adınla uyur, senin adınla uyanırım". ''Allah'a hamdolsun. Bizi yedirdi, içirdi, ihtiyaçlanmızı giderdi, evlerimize sığındırdı. Nice yaratıklar vardır ki istedikleri ölçüde yiyecek içecekleri ve akşam olunca barınacak meskenleri yoktur."

Uykudan uyandığında ise şöyle dua ederdi: "Allah'a hamdolsun ki, bizi uyuttuktan sonra uyandırdı. Dönüş onadır

Hz. Peygamber (S.A.V.) komşu devlet hukümdarlarına göndermiş olduğu mektupların altını mühürlemek amacıyla üzerinde üç satırda "Muhammed Resulullah yazılı mühür kullanmaktaydı. Yaı akik taşı üzerine işlenmiş olup mührün maddesi gümüştendi. Yüzük şeklinde olup, Peygamberimiz onu parmağına takıyordu. yazdırdığı resmi evrakı mühürlemek için parmağından çıkarır, mühürledikten sonra tekrar takardı.

Sahâbe-i Kiram' ın anlattığına göre Hz Peygamber "Vakar ve teenni üzere  sanki yokuş aşağı yoruyormuş gibi dikkatte yürürdü  Ayaklarını yere sürtmez, sürüyerek gürültü çıkarmazdı.Hızlı Yürümezdi.

Dizüstü oturur, bağdaş kurar, bazan da uyluklarını karnına çekip ellerini dizlerinin üstüne bağlardı. Otururken yemek yeme durumu hariç sag veya sol tarafına yastık koyup dayanırdı. Yemekle bundan kaçınmasının sebebi bu tür oturuşun gurur ve kibir işareti sayılmasıydı. Peygamberimiz gururlu değil aksine mütevazi idi.

Peygamberimizin Konuşması


İslam dininin dünya üzerindeki mer kezi Kâbe'dir. Kâbe insanlar için ilk kurulan mabeddir. Herkes için kutlu ve yol göstericidir. Kur'ân'da bu gerçek şöyle anlatılır: "Doğrusu insanlar için ilk kurulan ev Mekke'de, dünyalar için mübarek ve doğru yol gösteren Kâbe1 dir. Orada apaçık deliller vardır. İbra­him'in makamı oradadır. Kim oraya gi­rerse, güvenlik içinde olur. Oraya yol bulabilen insan, Allah için hac etme­lidir?*

Kâbe Allah'ın evidir. Bu hakikat de Bakara Sûresi'nde şöyle anlatılır: "Biz evi insanlar için toplanma yeri yaptık. Onu emin bir yer kıldık. İbrahim'in makamını namazgâh edininiz dedik. Evimi ziyaret edenler, kendini ibadete verenler, rükû ve secde edenler için bu­rayı temiz tutun diyerek, İbrahim ve İs­mail'e ahd verdik."  Taberi'ye göre Kâbe'yi ilk kuran Âdem'dir. Daha sonra Hz. İbrahim te­meli yükselterek bugünkü yapıyı mey­dana getirmiştir. Nitekim bu sırada İb­rahim ve İsmail "Yarabbi ibadetimizi kabul et" diyerek niyazda bulunuyor­lardı. Taberi, olayı şöyle anlatıyor: "Âdem cennetten çıkıp yeryüzüne in­dikten sonra Mekke'ye geldi. Cebrail, yedi kat yerin altında bulunan temeli, kanadı ile yukarı çıkardı. Melekler çu­kur doluncaya kadar, Lübnan Zeytin Dağı, Sina Dağı, Cudi Dağı ve Hıra­dan kayalar yuvarladılar. O zaman Al­lah cennetten kırmızı yakuttan yapıl­mış bir çadır gönderdi. Âdem bu ça­dırda oturdu. Cennetten gelmiş beyaz bir yakut olan sonraki Hacer-i Esved ise ona iskemle oldu.Allah insanlardan ahd alınca, insanlar Allah'ın kudret ve egemenliğini tanıdılar."

Suudi Arabistan'ın Mekke şehrinde bulunan Kâbe dünyada milyonlarca Müslüman'ın "Hac farizasını" yerine getirdiği yerdir. Her yıl yenilenen bir örtüyle kaplı olan Kâ­be insanlar için kurulan ilk mabettir. Hz. İbrahim ve oğlu Hz. İsmail tara­fından yapılan Kâbe'nin kapısı zaman zaman açılır. İçeri girenler namazları­nı daha çok giriş kapısına dönerek kılarlar.

ilk Mabed Kabe



Yüce Allah, Kurânı Kerîminde "Peygamberimiz'in de bizim gibi insan olduğunu ancak ona vahy geldiğini
insanları uyarmak için peygamber olarak vazifelendirildiğini belirtiyor. Yine Cenâbı Hak Yüce Kitabında Peygamberimiz'in büyük ahlâk sahibi olduğunu ve Allah'ın Resülünde Müslümanlar için güzel bir örnek bulunduğunu bildiriyor.
Peygamberimiz'in çevresindeki Müslümanlar onun hakkında güzel ahlâkın en belirgin örneklerini sıralamakta adalet, cömertlik, çalışkanlık, cesaret ve yardımseverlik gibi ahlâkî kavramların onunla yeni bir anlam kazandığını, onun yaşayışının Kurân'ı yansıttığını nakletmektedirler.


Peygamberimiz orta sınıf bir Kureyşli gibi giyinen, bir tabak yemekle yetinen, hediyeleri öğrencilere aktaran; yoksula, yolda kalmışa, akrabaya yardım eden, çocuklara samimi ilgi gösteren, kadınlara nezaaketle davranan; her işinde tertipli düzenli olan; dağınıklıktan, karışıklıktan hoşlanmayan; kardeşliği, birliği, beraberliği emreden, dindaşlık ve millettaşlık ilişkilerini kuvvetlendiren, ilme düşkün, cehalete düşman olan Hazreti Muhammed   uzuna yakın orta boylu, insanlar arasında hoş ve güzel sayılacak ölçüde irice başlı idi. Bedeninin rengi kırmızımtırak nûrânî beyaz idi. Burnunun iki kaşının birleştiği tarafı gayet itidal üzere yüksekçe, gözleri siyah, kaşlarının arası az aralık, sakalı sıkça, omuzlarının arası genişçe, omuz başları kalın, elleri ayakları kalınca, saçları kumral olup,  kıvırcık arasında idi.



Peygamberimiz'in saçları genellikle kulak yumuşağına kadar uzanmaktaydı, saçını iki yana doğru ayırarak tarardı, saç-sakal bakımını ihmal etmez, gerektikçe yapardı, saçlarını bazen Hazreti Âişe gibi eşlerine tarattığı da olurdu. Süs için değil, sağlık için yatarken gözlerine ismid sürmesi çeker, sabahleyin yıkardı. İki kürek kemiği arasında peygamberlik mührü olduğunu ashâbı kiram nakletmektedir.



Peygamberimiz'in uyuduğu yere misvak ağacından diş fırçası, abdest suyu ve tarak konurdu. O, her konuda temizliğe büyük önem veriyordu.Bilhassa diş temizliği hususunda hassas davranıyor, her abdest alışında dişlerini mutlaka misvaklıyordu. Bunun için ağzını açtığı zaman bir dizi inci gibi parlayan dişleri bembeyazdı. Peygamberimiz vefatından hemen önce, dünya işi olarak enson yaptığı işin dişlerini fırçalatmak olduğunu söylersek, onun temizliğe ne kadar önem verdiğini daha iyi anlamış oluruz.

Peygamberimizin Simasi